FARABİ (Türk Filozof, İslam Alimi, Tıpçı, Matematikçi, Astronom, Bestekar, Müzik Kuramcısı, Kadı, İlk Ansiklopedici…)

870 yılında, Maveraünnehir’in Vesic köyünde bir çocuk dünyaya geldi.

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerde, aşkın ve cümle duyguların dili olan müziğe sığınan, bir bozkır misaliydi o. Duyguların ezgiye dönüşürken oluşturduğu ahengi sevdi, ritmi, coşkuyu ve hüznü sevdi.

İşte bu yüzden, asıl uğraşı felesefe olmasına rağmen, işitilir işitilmez kaybolan ve anısından başka bir şey kalmayan seslerle de uğraştı.

***

Sadece 9-10 yılını doğduğu köyde geçirmişti. Bundan sonraki yaşamı, Bağdat’tan Şam’a bütün ilim merkezlerini dolaşmakla, şehirden şehire göç etmekle geçecekti.

Düşünceleriyle insanların ufkunu açarken, müziğiyle ruhları doyuran bu efsanevi isim, Ebu Nasır Mehmet bin Tarhan bin Uzlu el Farabi‘den başkası değildi.

https://derinmillet2023.files.wordpress.com/2013/07/farabi.jpg

(VİDEO BELGESEL)

***

İlk tahsilini dini eğitim ve dilbilimleri konusunda almıştı.

Daha sonra, Samaniler devletinin hakimiyetinde, önemli bir eğitim ve kültür merkezi olan Farab’a gelerek fıkıh, hadis ve tefsir okudu. Burda bir süre kadılık yaptı ve ana dili olan Tükçenin yanısıra Farsça, Arapça, Süryanice ve Latinceyi öğrendi.

Dönem, Maveraünnehir’in Farab gibi en uzak köşelerindeki şehir ve kasabalarda dahi entellektüel bir uyanışa ve faaliyete sahnedir.

İnsanlığın o güne kadar edinmiş olduğu bütün bilimsel ve felsefi birikim Doğu’ya aktarılıyordu. Sultanlar ve varlıklı insanlar kitap toplamak için uzun yolculuklara çıkıyorlar. Fethedilen ülkelerden cizye yerine kitap istiyor halifeler.

Çarşılarda dini, felsefi, bilimsel tartışmalar yapılıyor. Bağdat ve Şam’ın görkemli rasathanelerinde ise astronomi çalışmaları…

Medreseler yükseliyor bozkırın otasında, kütüphaneler, şifahaneler ve ulu mabedler. Ve elbette Doğu’yu aydınlığa boğacak büyük üstadlar…

Öyle bir meşaledir ki yanmaya başlayan, her meraklı zihin bu ateşten kendine düşen payı alır. Ve her büyük deha bu ateşe kendi korunu bırakır…

***

İşte İpekyolu üzerinde önemli bir merkez olan Farab’da da bir genç adam, kervanlara Aristo kitapları ısmarlıyordu. Kendisini “Üstad-ı Sani”, yani Aristo’dan sonraki “İkinci Üstad” yapacak olan zihni hazırlığını yapıyordu çünkü.

Ortaçağlarda filozof olmak, tıp da dahil olmak üzere her şeyi bilen, bütün ilimleri kuşatan insan anlamına geliyordu. Bilimde ihtisaslaşma ve işbölümünün olmadığı bu dönemlerde yetişen her alim sanatın ve bilimin hemen her alanında bilgi ve fikir sahibi idi.

Yani ansiklopedist…

Biruni aynı zamanda bir edebiyatçı, İbni Sina bir yerbilimci, Ömer hayyam bir astronom ve matematikçiydi… Farabi ise sadece büyük bir felsefeci değil, aynı zamanda bir bestekar, icracı ve müzik kuramcısıydı.

Çeşitli kaynaklar, onun başta ud ve kanun olmak üzere bazı çalgılar çaldığı, bu çalgıları geliştirdiği, sesin ahengini matematik hesaplarla ölçtüğü, ud çalmada büyük mahareti olduğu konusunda birleşirler.

Farabi’nin, uduyla bir musiki meclisinde bulunanları önce güldürdüğü, ardından ağlattığı, ve nihayet hepsini uyutarak çıkıp gittiği dilden dile anlatılır.

Şark musikisinin bu ilk büyük üstadını daha sonra İbni Sina, Safiyüddin Urmevi ve Abdülkadir Meragi gibi büyük musiki üstadları takip edecektir.

***

40 yaşına kadar ilim tahsil etmek amacıyla Taşkent, Semerkand, Buhara gibi şehirlere ve Horasan bölgesine seyahatler yapan Farabi, insanların, en yüksek iyiyi elde etmek istiyorlarsa hiç olmazsa şehir toplumu büyüklüğünde bir topluma ihtiyaçları olduğuna inanıyordu.

İşte bu düşünceden hareketle, doğmuş olduğu toprakları terkedip bir ışık kenti olan Bağdat’a doğru yola çıktığını görüyoruz. Başında Türk kalpağı ve üzerinde uzunca bir kaftan var. Ayağındaysa sivri uçlu yemeniler…

Çevirmenlere çevirdikleri kitapların ağırlığınca altın ödendiği, dönemin en parlak zekalarının buluştuğu Bağdat, ileride İslam Felsefesinin kurucusu olacak bu garip giyimli yabancıya çok çabuk alıştı.

Gerçi, tercüme faaliyetinin bir ihtiras halinde sürdüğü 9. yüzyıl geride kalmıştı. Huzur ve barış dolu günler de öyle. Yine de Farabi bu şehirde 20 yılını geçirdi.

Ebu Bekir bin Sarac’dan gramer dersleri aldı. Nasturi alimi Meta bin Yunus’tan ve Yuhanna bin Haylan’dansa mantık dersleri. Aynı zamanda, Bağdat’ın muhteşem kütüphanesinde Aristo’nun o zamana kadar yapılmış bütün tercüme ve şerhlerini okudu.

Bu okumalar sonucunda, yazdığı şerhlerle İslam Dünyasında Aristo’yu en iyi anlayan ve Aristo mantığını en iyi yorumlayan düşünür olarak şöhret buldu. Öyle ki, Farabi’den 30 yıl sonra doğan İbni Sina tam 40 kez okuyup da bir türlü anlamadığı Aristo Metafiziğinin anahtarını Farabi’nin bir eserinde bulmuştur.

Siyaset ve felsefe üzerine yazıları, müzikle ilgili teorik görüşleri, o günün dünyası için çok yeni ve belki de bu yüzden anlaşılması güçtü. Orjinal fikirleri, ilme ve müziğe olan vukufuyla muhakkak ki itibar gördü. Ama felsefede açtığı çığır hakkıyla anlaşılamadı.

Onun entellektüel yalnızlığını gideren ve düşüncelerini gerçek anlamda anlayan ilk kişi İbni Sina oldu.

***

Farabi, El-Kindi’nin başlattığı Meşşai akımına kendi inanç ve kültürünün temelini oluşturan uluhiyet, nübüvvet ve ahiret akidesinin yanısıra, Eflatun ve Yeni Eflatunculuk’tan aldığı bazı unsurları da katarak eklektik bir sistem kurmuştu.

Akılcı bir felsefe olan Meşşailik, kelime olarak Aristo’nun izinden gidenlere verilen isimdi. Bu sözcük, derslerini gezinerek veren Aristoteles’in okulu Peripatos’un Arapçadaki karşılığıydı.

Bugün bu felsefi akımın en önemli 3 temsilcisi Farabi, İbni Sina ve İbni Rüşd‘dür…

***

Bütün ilim dallarına vakıf olan Farabi, tek bir felsefe mektebi olduğuna inanıyordu. O da hakikat mektebiydi.

Doğru bir şekilde anlaşılan din ile felsefe arasında bir çatışma olamayacağı düşüncesinden hareket ederek dinin ve felsefenin hakikatini uzlaştırmaya çalıştı. Çağının en acil entellektüel ihtiyaçlarından biri buydu çünkü.

Müslümanlara, dini inançlarından uzaklaşmaksızın ilim ve felsefe yapmanın mümkün olabileceğini ortaya koymaya çalıştı. Onun bu çabası, hem İslam düşüncesini, hem de kendisinden sonra gelen filozofları derinden etkiledi.

Farabi Bağdat’ta insanları huzur ve mutluluk içinde yaşatacak bir devlet düzeni ve böyle bir düzeni sağlayacak faziletli devlet adamlarına duyduğu özlemle “Medinetül Fazıla”yı yazmaya başladı.

Bu eserinde toplumsal hayat için bir örnek ve mükemmel bir şehir tasvir eder. Ve Efaltun’un “Devlet”inden esinlenerek kendi ütopyasını kurar.

Bu eserde, iyi insanın kötü toplumda bir yabancı, bir garip olduğunu söyleyen Farabi şu satırları düşüyordu:

“Böyle bir insan, eğer yaşadığı süre içinde, bir yerde mükemmel devlet gerçekleşiyorsa, içinde yaşadığı toplumu terk etmeli, ait olduğu yere gidip oraya yerleşmelidir.”

***

Özlemlerine, ideallerine en uygun yer gibi görünen Bağdat’ta ne tür hayal kırıklıkları ve huzursuzluklar yaşadığı hakkında bigimiz yok.

Ancak dönemin Bağdat’ında siyaset ve mezhep kavgalarının olduğu, İslam dünyasında üç ayrı halifenin hüküm sürdüğü, bağnazların felsefeye ve özgür düşünceye yaptıkları hücumlar düşünülecek olursa, böylesine büyük bir zekanın kalabalıklar içinde nasıl büyük bir yalnızlık duyduğunu kestirmek zor değildir.

Bağdat karışıktır. Bağdat huzursuzdur. Farabi de öyle…

***

“Geldi Bağdat’ın kıyısına
çöktü ağaç
Ağlasın gayri ağlıyanlar
Dehr’in dağıttığı Dar’a

Nice yangınlar çıktı suyunda
nice savaşlar
Küle döndü sokaklarında
güzeller, gül bakışlar

Yine de ümit var
Gün dönecek yine de
Gelecek saadet saati
Rahmet inecek izbelere

Saklıyor gamını şimdi umutlu yabancı
Bağdat bir kocakarı
Geçmiş gençliğinin baharı
Kayıp zamanlarda ara artık
işveli yari ve tacı.”

Bu dizlerin sahibi Ebu Temmam 9. yüzyılda yazmıştı şiirini. O günden bugüne daha nice yangınlar çıktı suyunda nice savaşlar.

Bağdat Kütüphanesindeki ilk büyük yıkımı Moğol Hükümdarı Hülagu yapmıştı. Yeni bir yüzyılın şafağındaysa, Bağdat’ta bütün dünyanın gözü önünde ikinci bir kitap katliamı yaşandı.

Yakılan ve yağmalanan bu kütühanede, hepimizin geçmişi vardı, şimdi yok.

***

Farabi İslam kültürünün ilk beşiği olan Suriye’ye doğru yola koyulduğunda 71 yaşındaydı.

Kimbilir yanında kaç parça eşyası, kaç kitabı, ruhunda ne fırtınalar vardı.

Tan yerinin ağarmasında Hüseyni,
güneş yükseldiğinde Rast,
kuşluk vaktinde Buselik,
günbatımında Isfahan makamının

insan psikolojisi üzerinde etkili olduğunu söyleyen Farabi’nin bu uzun yolculuğunda hangi makamın ona denk düştüğünü bilmiyoruz.

Ancak yaşı ilerledikçe tasavvufi yaşantıya yöneldiği ve musikiden hoşlanan bir ruh hali içine girdiği biliniyor.

***

Asi Nehri üzerindeki devasa su dolaplarının yanından geçti kervan. Şairler “Asi üzerinde ağlayan tahtalar” diyordu bunlara. Görkemli bahçelerin içinden geçti, ve bedeni Anka Kuşuyla kucaklaşan kalenin önüne geldiler.

Halep’in meltemleri üzerine şairlerin şiirler yazdığı bir dönemdi. Ve Halep Emiri Seyfüddevle’nin sarayı bütün alim ve sanatçıların itibar gördüğü bir yerdi. Farabi, Bağdat’ta yarım kalan çalışmalarını Halep Emirinin yanında sürdürdü.

Bize ondan 100’ün üzerinde eser kaldı.

Çalışmalarının içinde “Felsefeye Başlamadan Önce Bilinmesi Gerekenler” başlıklı risalesi, Yunan felsefi ekollerinin indeksi şeklindedir.

“İlimlerin Sayımı” İslam düşünce tarihinde kendi türünde bir ilk teşebbüstür. Bu eseriyle Farabi, İslam Dünyasında ansiklopedi geleneğini kuran insan oldu.

Mısır ve Endülüs medreselerinde kitapları okutulan filozofun “İlimlerin Sayımı” adlı çalışması, başta Roger Bacon olmak üzere rönesansın fikir adamlarının yararlandığı temel kaynaklarından biri olacaktır.

İbranice ve Latince çeviriler yoluyla Yahudi ve Hıristiyan skolastiğini etkileyen Farabi’nin “ed-Talimüs Sani” isimli felsefe ansiklopedisi ise Samani Hükümdarının davetiyle gittiği Maveraünnehir’de yazılmıştı.

Aristo’yu İslam alemine tanıtması kadar, şimdi kayıp olan bu felsefe ansiklopedisiyle “el-Muallim-üs Sani” (İkinci Öğretmen) ünvanını aldı.

***

Halep Emiri Seyhüddevle’nin yanına geldiğinde edindiği bütün dostlarını, talebelerini, şehrin iklimini ve ortamını geride bırakmıştı. Ama burdaki hayatı ilerlemiş yaşına rağmen dolu dolu geçti.

Eski felsefenin en önemli merkezlerinden olan İskenderiye’yi görmek için Seyhüddevle’nin Mısır seferine katıldı. Emirin Şam’ı fethetmesi üzerine ise onunla birlikte “ışığın doğduğu yer” veya “İslam ülkelerinin yüzüğü” diye adlandırılan Şam‘a geldi.

“Bu cihanın peşin açan, çabuk solan goncası” olan Şam’da geçirdi son yıllarını. Seyyahların bahçe içinde bir şehir olarak tasvir ettiği bu şehirde tıpkı Aristo’nun yaptığı gibi derslerini gezinerek verdi.

İslam dünyasının ilk filozofuydu o. İlk ansiklopedi yazarıydı. Ortaçağ İslam felsefesinin kurucusuydu. Arapçaya felsefe dili olma özelliğini kazandıran bilgindi.

İnsanın mutluluğa, ancak felsefi bir yaşantıyla ve uygun bir zihinsel eğitimle ulaşabileceğine inanıyordu.

İşte bütün ömrünü, insanın dünyaya gelişinin ve var oluşunun sebebi olan mutluluğa ulaşmak için çabalayarak geçirdi. İç özgürlüğünden, düşüncelerinden asla taviz vermeden bu inancına uygun bir hayat sürdü.

***

İlk soluğunu Maveraünnehir’de almıştı, son soluğunu serin kuzey rüzgarlarının mest edici kokular saldığı Şam’da bıraktı.

80 yaşındaydı. Hiç evlenmemişti. Mal mülk edinmemişti.

Ama insanlığa muhteşem bir miras olarak adını ve eserlerini bıraktı.

Reklamlar

yorum yazabilirsiniz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s